belgeseLAB Merakla Sunar

HAN


Fotoğrafa Çeviren: İsmail Vatansever
Yazı: Başak Günsever
Proje Editörü: Altan Bal 

8500 yıllık tarihinde üç büyük medeniyet görmüş, modern döneminde tutkulu ve hırslı iktidar savaşlarının gölgesinde yaşayan, dünyanın en büyük kentlerinden İstanbul’un son birkaç yüzyılına tanıklık eden yapılarının günümüzdeki hâli gözlerimizin önünde... Hüzünlü, kasvetli ve zamana direnen hanlarda hayat her şeye rağmen devam ediyor. Eskisi kadar canlılık olmasa da sabahın ilk ışıklarında demir kapıları açılarak hayata başlayan hanların insanları işlemeye, üretmeye devam ediyor. Mücadele ise artık varlık-yokluk boyutunda ya ayakta kalacaklar ya tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alacaklar...


‘Orayla ilgili düşlerim vardı, yapamadım…’

Zamanın eğdiği ve yorduğu iskeletlerini güçlendirmek için sütunlarının, mesnetlerinin arasına yerleştirilmiş, yerçekimine yenik düşen ve paslanmış demir kirişler; duvarlardan sarkan prizler, sigorta kutuları; her yerde karşınıza çıkan, dolana dolana tüm binayı gezinen, üstleri zamanla birikerek katrana dönüşmüş tozla kaplanmış kablolar kablolar... Katlarda, odaların önüne atılmış eski püskü koltuklar, kırık dökük sandalyeler, sehpalar... Hiç beklemediğiniz anda bir koridorda karşınıza çıkan derme çatma, kirden kararmış lavabolar...

Minicik ama hayatın devam etmesini sağlayan tüm elzem şeyleri içine sığdırabilen ve günün her saati dumanı tüten çay ocakları... Duvara sıra sıra dizilmiş, odaların çaycı ile bağlantısını sağlayan diyafonlar, tozlu bir anıyı anımsatır gibi hâlâ işlevsel duruyor.

Kendine ait bir havası ve iklimi olan; günün her saati başka türlü bir ışığı, loşluğu ya da bir karanlığı barındıran; epriyen taş ve tuğlalarından yayılan toz zerreciklerinin havada uçuştuğu, tesadüfi bir ışıkta minik minik parıldayarak kendinizi durup bir an izlerken bulduğunuz ışık hüzmelerini size sunan mekânlar; hanlar... O taşlar, yüzyıllardır ağır ağır zerrelerine ayrılsalar da bu heybetli yapıları ayakta tutmaya devam ediyor.

Büyük Valide Han’da demir ustası olan Hasan Yılmazel, neredeyse yıkılacak kadar eskimiş yapıda kiraladığı bir odayı kendi imkanlarıyla onarmak istemiş ancak başaramamış. “Düşlerim vardı” diyor ama düşlerini gerçekleştirmesi zor görünüyor...

‘Eflâke ser çeken han’

Hanlar deyince, Mahpeyker Kösem Sultan’ın inşa ettirdiği Büyük Valide Han’dan özel olarak bahsetmek lâzım. Osmanlı’ya damgasını vurmuş 100 yıllık “Kadınlar Saltanatı”nın son temsilcilerinden, “Valide-i Muazzama” unvanlı Kösem Sultan’ın 17’nci yüzyılın ikinci yarısında inşa ettirdiği Büyük Valide Han, 210 odalı bir yapıdan oluşup hanların en cesametli ve heybetli örneğini oluşturuyor. Keza Evliya Çelebi, ‘Seyahatnamesi’nde bu han için “şeddadi bir han” ifadesini kullanmış, “Bir tarafında dört köşe bir cihannüma kulesi vardır ki eflâke ser çekmiştir ” diye yazmıştır. 17’nci yüzyıl, Osmanlı’nın gelişimi ve zenginleşmesinde önemli bir yer tutarken Valide Han dışında Vezir Han, Valide Çarşısı (bugünkü Mısır Çarşısı) gibi eserlerle İstanbul’un ticari bölgesi doğuya doğru genişlemiş, 18’inci yüzyılda ise İstanbul’daki han sayısı en yükseğe çıkmış ve yeni bir şehirleşmenin temelleri atılmıştır. Büyük Yeni Han, Sümbüllü Han, Taş Han gibi yapılar bu yüzyılda inşa edilmiştir.

Eflâke ser çekmek: Çok yükselmek, çok yüksek olmak.

‘Aşk gibi bir yer’

Çakmakçılar Yokuşu’ndaki Büyük Valide Han’ın o zenginliği ve görkeminden şimdiye yıkık dökük, virane bir yapı kalmış. Hana 2000’lerin başında yerleşmiş demir ustası Hasan Yılmazel, burayla ilişkisini “Ben buraya geldim ve değiştim. Buraya aşık oldum” diye özetliyor: “Şimdi telefon etsek burayı bir günde kapatırlar. Olduğu gibi kapatırlar. Bize de ‘adios’ demek düşer. Fakat buradan ben gitsem ne olacak? Benim Sefaköy’de kocaman atölyem var, çeker giderim. Burası çok güzel bir yer. Aşk gibi bir şey!”

O Sefaköy’e, tekstilciler Merter’e, sarraflar Kuyumcukent’e herkes bir yerlere gidebilir. Herkesin daha modern, havalı makinalarla kaplı daha büyük yerleri var gidecek ama ‘mekân’ nereye gidecek?

“Ben bir sanatçı değilim, bir demirciyim. Benim düşüm; buranın varoluşu sanatkârlarla ilgili. Osmanlı’nın burayı yapış nedenlerinden birisi; Osmanlı’da el zanaatlarıyla uğraşanlar gelip maharetlerini göstersinler. Buralarda yapsınlar, aşağıda götürüp satsınlar. Bu yüzyıllarca devam etsin. Burada sanat adına bir şeyler üretenler, genç çocuklar, üniversiteli çocuklar gelsinler bir şeyler üretsinler.”

‘Orası için üç kuruş ayırmıştım’

Hasan Yılmazel, hanın cumbalı balkonundan Haliç ve Boğaz’ı seyredebileceğiniz odasıyla ilgili planlarından bahsediyor. Zamanında bir alıcının kendisini dolandırması sonrası bu hayallerini rafa kaldırmış. O işten kazanacağı parayla orayı onarıp düzgün bir hale getirmeyi planlıyormuş:

“Düşlerimi gerçekleştiremedim. Orayla ilgili düşlerim vardı, yapamadım. Bir para ayırdık, birisi geldi paralarımızı aldı götürdü. Geri alamadık. Burası için üç kuruş ayırmıştım. Geçen sene baharda orayı yapamadık, yarım kaldı. Küstüm zaten oraya. Küsmek çok kötü bir şey, mutsuz oldum burada. Orada olmak başka bir şeydi. Kendimi resmen genç gibi hissediyordum. Olmadı yani!”

‘Tuvalet taşı...’

18’inci yüzyıldan kalma, avlusuna hep güneş vuran ve ikinci katında İstanbul’un en güzel kahvesini içebileceğiniz Kalcılar Han’da gümüş atölyesi olan Alex adlı genç usta, 10 yıl önce handa yaşanan “restorasyon”dan bahsediyor. Alex’in bahsettiği işlem gerçek manada bir restorasyon değil tabii. Odabaşının dükkanlardan topladığı aidatlardan oluşan ortak bir bütçeyle hanın aksayan yerleri onarılmış. Bu esnada da tarihi taşlar kalebodura kurban gitmiş. Çocukluğu o handa geçen Alex, öfkelenerek ve üzülerek “Bu tuvalet taşlarını döşediler buraya” diyor.

19’uncu yüzyıl II. Abdülhamit döneminde inşa edilen Abud Efendi Han’daki dükkanlardan birinin sahibine, hanın yüksek duvarında takılı kocaman antika saatin niye çalışmadığını soruyorum. Niçin tamir ettirmiyorsunuz soruma, handa bir giyim dükkanının sahibi olan orta yaşlı bey “Ne saati! Biz burada karnımızı doyuramıyoruz” yanıtı veriyor. Gerçekten de hanlarda ticaret o ihtişamlı günlerindeki gibi değil. Ancak bu diyalogu aktardığım Valide Han’ın demir ustası Hasan Yılmazel’in şu cevabı da sanırım dünyanın dönmesinin sırrını veriyor bize: “Ben saat de tamir edebiliyorum kızım. Hemen gidip bir bakayım, izin verirlerse tamir edeyim.”

‘Bir yıla kapatır giderim...’

Büyük Yeni Han’ın en eski esnaflarından, 1946’dan beri Amasya Pazarı adıyla hizmet veren kumaş dükkanının son varislerinden Alber Gülbenk Bey, kilitli dükkanın camekanının ardından içeride kimse var mı diye bakınırken koşa koşa geliyor. Sevinçle kapıyı açıyor ve hemen oturmam için buyur edip dostane bir esnaf geleneği olarak bir çay söylüyor. Kapının arkasındaki fotoğraflara ilişiyor gözüm. Hanın 1800’lü yıllardan görüntüsü var bir fotoğrafta. 1930 ve 60’lı yıllardan da kareler mevcut. Bir masada kimi papyonlu, kimi kravatlı oturan birkaç adamın olduğu kareyi soruyorum, bir gün avluda üşüyor diye içeri aldığı ve sonrasında çıraklığa başlayarak yıllarca yanında çalışan kişiyi anlatmaya başlıyor. O gün doğum günüymüş ve kutlama yapılıyor. Sonradan bir hastalıktan şifa bulamayıp hayatını kaybedene kadar hep burada çalışmış. Dükkânın arkasında Singer marka tarihi dikiş makinalarının olduğu kısma geçiyoruz, bir tablo asılı duvarda. Alber Bey, burayı kuran babası, dedesi ve yanlarında şimdiye kadar çalışmış kim varsa isimlerinin ve fotoğraflarının bulunduğu bir soy ağacını gösteriyor.

“Burada eskiden nefes alamazdık nefes! Başımızı kaşıyacak vaktimiz olmazdı. Bu dükkânda 8 kişi yetemezdik insanlara” diye yakınıyor.

Şimdi bakıyorum bir ben varım, bir o; avlu bomboş, tek tük dükkancılar geçiyor.

“En fazla bir sene daha buradayım, sonra kapatıp gideceğim” diyor Gülbenk. İşlerin artık bitme derecesinde durgunlaştığını, kredi ödemekten bir hâl olduğunu anlatıyor.

Fatih Belediyesi otele dönüştürmek istiyor

Tarihi yarımadadaki hanların otele dönüştürülmesi ve ev pansiyonculuğu yapılmasının önünü açan imar planı değişikliği İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi tarafından 2015 yılında kabul edildi. 2008 sonrası Fatih ilçesine bağlanan Eminönü sınırlarında kalan yapılarla ilgili karar Fatih Belediye meclisinde alınarak İBB’ye teklif edildi. 6 Mart 2015’te Fatih Belediyesi’nde oybirliği ile kabul edilen teklif, İBB Meclisi’nden oyçokluğu ile geçti.

İBB Meclisi’nin CHP’li üyelerinden Hüseyin Sağ, Eminönü’nde bazı hanların boşaltıldığını söylüyor. Belediyenin bir kaynak ayırarak hanları düzgün bir şekilde restore edebileceğini ama bunu tercih etmediğini belirten Sağ, “Bazılarına ruhsat verilmiş bile. Çok yakında yıkımlar başlayabilir” diyor.

Konuya ilişkin görüşünü aldığımız Mimar Sami Yılmaztürk ise, tarihi yarımadada Koruma Kurulu kararına gitmeden onarım gibi işleri Koruma Uygulama Denetim Müdürlüğü (KUDEB) aracılığı ile onayladıklarını söylüyor.

Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun Tarihi Yarımada’da tescilsiz parsellerde yetkisi, 2016 yılında Fatih Belediyesi’ne bağlı KUDEB’e devredilmiş, bu karar ilgili kamuoyunda rahatsızlık yaratmıştı.

Hanların Fatih Belediyesi tarafından otele dönüştürülmek istendiğini belirten Yılmaztürk, Koruma Kurulu yerine belediyelere bağlı KUDEB’ler ile hukuka aykırı bir sürecin yürütüldüğünü belirterek şunları söylüyor: “Kültür Bakanlığı’ndan da ilke kararı aldılar, koruma kurullarına yolladılar. Hanlar bölgesi ticaret merkezini geçmişinden koparıp dönüştürmek istiyorlar. Esnafından, insanından koparıldığı zaman kimliği yok olacak bu hanların. Bunlar koruma açısından riskli durumlar.”

Restorasyon ve Tarih

Salt’tan çıkan “İstanbullaşmak” adlı eserde şöyle yazıyor Ahenk Dereli: “Restorasyonu herhangi bir onarım ya da yeniden kullanım etkinliğinden farklı kılan, öncelikle söz konusu yapının bir tarihi gerçeklik olarak önem taşıması, dahası bu gerçekliğin kabulüdür. Çağdaş restorasyon kuramının temel kavramlarından olan “tarihi belge değeri”, bu özgünlük ve gerçekliği anlatır. Tarihi bir yapı, tarihin bıraktığı izleri taşımalıdır.”

Dereli şöyle devam ediyor: “İstanbul’un, tarihsel geçmişi düşünüldüğünde, restorasyon disiplini için çok zengin bir kaynak olabileceği açıktır. Hatta, (...) müzecilik ve taşınabilir eski eserler ile ilgili düzenlemeler 1880’lerde, anıtların korunması ise 1910’larda gündeme gelir. Erken Cumhuriyet yıllarında da kentin doğal ve tarihi değerlerinin korunması, planlama çalışmaları içinde kendine en azından yasal düzlemde yer bulur. Ancak ne 1950’lerle başlayıp 1980’lere kadar süren dönem boyunca ne de öncesinde, yeni yapı üretimine ağırlık verilen mimarlık pratiğinde, restorasyon bir uzmanlaşma alanı olarak kavramsal temellerini oluşturamaz. (...) Tarihsellik yanılsamaları, yenilemenin restorasyona tercihi ile başlar. Tarihi evler ve sokaklar mı yaşatılacaktır, yoksa temsili evler ve sokaklar mı inşa edilecektir?”

Dereli’nin anlattığı bu süreci, son yıllarda İstanbul ve Anadolu’da ‘kentsel dönüşüm’ adı altında yaşanan mutenalaştırma örneklerinde görüyoruz. Tarihi sokaklar, mahalleler, evler kimlikleri yok edilerek hızla “yenileştiriliyor”. Birçok tarihi yapı, dış görünüşü korunarak kimliği yok olacak şekilde tamamen yok ediliyor. Buna en iyi örnek ise 19’uncu yüzyılda inşa edilen, geçtiğimiz yıllarda tahliye edilerek belediye tarafından ‘Grand Pera’ adında bir AVM’ye dönüştürülen Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient (Serkil Doryan) binası.


İstanbul’da yapılacak 999 şey ve çökme!

Büyük Valide Han’ın çatısı, muhteşem manzarası itibariyle de oldukça meşhur. İstanbul Boğazı, Haliç ayaklarınızın altında kalıyor. Burası o filmlere, dizilere set olduğundan beri İstanbullu turistlerin de uğrak noktalarından biri haline gelmiş. Tepesine çıktığınızda İstanbul semalarında yürüyormuşsunuz, şehir ayaklarınızın altınızda kalıyormuş gibi bir açı sunuyor. ‘Özçekim’in her şey olduğu, onsuz hiçbir bir şeyin kıymetinin kalmadığı günümüzde böyle seyirlik bir mekân haliyle çok revaçta. Sosyal medyada “İstanbul’da yapılacak 999 şey” grubunda “Büyük Valide Han’ın çatısına çık” maddesi bile bulunuyor! Oysa o 300 küsur yıllık yapı, yer yer çökmelere maruz kalıyor halkımızın kubbesinde zıplayarak fotoğraf çektirme arzusu yüzünden! Tarih bilmemek, öğrenmemek, geçmişle ilgilenmemek ayrı bir şey; ‘lakaytlık’ ayrı sanırım. Örneğin ateşe elini uzatmamayı içgüdüsel olarak öğrenen insan, az buz olmayan bir tarihi boydan boya kat etmiş ve çökmeye yüz tutan yapının üstünde hunharca tepinebiliyor!

Üst üste yapılar...

Çemberlitaş’ta tramvaydan inip Kapalı Çarşı yönüne doğru yürürken sağda, Molla Fenari mahallesindeki Vezir Hanı’nı görürsünüz. Hanlar bölgesinin en büyük yapılarından. 17’nci yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş, kocaman avlulu, diğer hanlar gibi makus kaderi gereği yan yana bir sürü sevimsiz, biçimsiz yapının zamanla olur olmaz yerlerine eklendiği handa ticari faaliyet sürmekte. Bilimsel bir ölçekleme değil, sadece bir gözlem: Tıpkı diğerleri gibi Vezir Hanı’nın da yüzde 60’lık bir alanının faal durumda olduğunu, çoğu kısmının atıl vaziyette olduğunu söyleyebiliriz.

Geçmişle iç içe ama ‘şimdi’nin hoyratlığına yenik düşmüş hanlar bölgesine adım atınca, büyülendiğiniz kadar kahır da duyarsınız. Klişe ama içli bir eski zaman nostaljisi mi, tarihin izlerinin geri döndürülemez biçimde silinmesine yol açan tahribata tanık olmanın yaşattığı hayal kırıklığı mı, bunların hiçbirinde sorumluluğunuzun bulunmadığı yanılgısının içinize bıraktığı rahatlık ve konfor mu ya da duyduğunuz ince sızı mı bilmiyorum; hep yer yer heyecanlanarak, coşarak, zaman zaman umutsuzluğa kapılarak, kaygılara boğularak dolaşırsınız oraları.

Bu kentte gezinirken olan biten tüm değişim ve yıkıma karşı hiçbir sorumluluk almamanın içinize zerk ettiği bir his bu. “Görme”nin, tanık olmanın ardından inlemeyle karışık derin bir “ah” eşlik eder hislerinize ve akabinde “Ben ne yapabilirim ya da yapabilirdim ki” hissiyatı hasıl olur ve en son içinize serin sular serpilir. Boş vermenin sükûn ve emniyetli limanına yanaşıp ruhunuzu yanmaktan kurtarırsınız.

Ticaret bölgesi

Hanlar, Haliç ve Eminönü limanlarına yakınlığı yüzünden o bölgede inşa edilmiştir. Limanlara gelen mallar, kente civardaki iskelelerden nakledilir. Dünyanın ticarileştiği ve ticaretin dünyalılaştığı 16, 17 ve 18’inci yüzyıl Osmanlısı... Akşamdan geceye sessizleşen, sabah olunca gürültüyle dolmaya başlayan, zengin adamların dünyaları alıp sattığı, sokaklarında semerleriyle hamalların bir aşağı bir yukarı cirit attığı, yüklenen malzemelerin Tophane’ye, oradan Haydarpaşa’ya, oradan dünyaya dağıldığı zamanlar... 1587’de Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret eden elçilik heyetindeki Lubenau isimli bir gezgin, daha sonra yazdığı seyahatnamesinde dünyanın hiçbir yerinde İstanbul’daki kadar çarşı pazar olmadığını yazmıştır. Evliya Çelebi’nin 1638’de yapılan bir sayıma dayandırdığını söylediği lonca mensubu sayısı 262 bindir. Fransız tarihçi ve Türkolog Robert Mantran, 1690 yılında şehirdeki gayrimüslimlerin 68 bin haneye sahip olduklarını yazar. Hane başına 5 kişi hesaplandığında nüfus yaklaşık 300 bin kişiyi bulur. Şehrin nüfusunun o dönem 650-700 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Sayısız insan ve duygu mekânla iç içe!

Kaynaklarda rastladığımız kayıtlara göre; 1792 tarihinde III. Selim’in emri ile başlatılan yoklama defterlerinde 278 hanın ismi zikredilmektedir (İstanbul Hanları: 18. Yüzyıl Sonu ve 19. Yüzyıl Başı – Ahmet Yaşar). Bu hanların tarihinde satmaya konu edilmemiş şey yok gibidir. Mücevherden gıdaya, konaklama hizmetinden bankacılığa, değerli taşlardan binek hayvanlarına, kürklerden halılara, esirlere kadar cümlesinin ticareti yapılmış; sayısız insan, sayısız çığlık, gözyaşı, sevinç, keder bu yapıların iliğine kemiğine işlemiş, havasına sinmiş, taşına duvarına karışmıştır! Meselâ 16’ıncı yüzyılda Tavukpazarı’nda kurulan bir esir pazarında satışa çıkarılan ve orası burası mıncıklanarak efendisinin kendisini almasını beklediği 14 yaşındaki bir Macar kızının gözlerini hayal edin! Böyle bir tarihten süzülüp gelmiş yapılarda hâlâ inatla var olmaya çalışanların sesine kulak verin.

Modernleştikçe epridik: 50’ler sonrası yıkım ve tahribat büyüyor

1935 yılında Fransız şehir plancısı Henri Prost’un Türk hükümetinin davetiyle İstanbul’un kentleşmesi için hazırladığı Nazım Planı’nın, kültürü öne çıkaracak şekilde hazırlandığı kaynaklarda karşımıza çıkıyor. Ancak Demokrat Parti iktidarının 1950’den sonra Türk plancılarla bu planı revize ederek, kentte özellikle tarihi yarımada bölgesinde inşaatlara başladığı bilgilerine ulaşıyoruz. 1950’lerle birlikte İstanbul özelinde, kelimenin tam anlamıyla her yerde zuhur eden “piyasacılık"tan hanlar bölgesi de nasibini almış. Artık bu siyaset, kendi yapılaşmasını doğurmuş ve özellikle Mahmutpaşa’daki belirgin özelliği iki katlı olan hanlar, imar aflarıyla beş katlı yapılara kadar yükselmiş. Restorasyon Yıllığı’nın 10’uncu sayısında “Eminönü’nün Haliç Kıyı Bölgesindeki Vakıf Kültür mirasının 1920-2015 arasında geçirdiği onarımlar ve uğradığı kayıplar” adlı makalede, 80’lerde Bedrettin Dalan’la birlikte yıkımların kültür varlıklarına karşı duyarsızca devam ettiğine dair somut proje örnekleri yer alıyor. Şimdi ‘Modernleşme yenilenme mi getirdi yoksa yenilme mi’ diye sorarsak sanırım doğru bir başlangıç noktası olacaktır.

Ve size fotoğraflara dair bir sır; siz siz olun fotoğrafta gördüğünüz her şeye hemen inanmayın! Fotoğrafçının kadrajı, onun illüzyonudur. Gerçeği size kendi görmek istediği şekilde, kendi istediği kadarıyla aktarır. Bir fotoğrafta “Aşklar başladı” diye bir duvar yazısı görürseniz bilin ki duvarın geri kalanında başka harfler saklıdır:

“Aşkların sonu başladıkları yerdir!”