Tıkınırcasına Yenen Mutsuzluklar: Bulimiya Nervoza Yaşayan Ev Kadınları


Bir tür yeme bozukluğu olan Bulimiya Nervoza (BN), yineleyen tıkınırcasına yeme atakları ve kilo almaktan sakınmak için kendi kendini kusturma, çeşitli ilaçları yanlış yere kullanma, neredeyse hiç yememe ya da aşırı spor yapma gibi ödünleyici davranışlarla tanımlanır. Bulimiya Nervoza yaşayan bir kişinin kendilik değerlendirmesi, vücut biçiminden ve ağırlığından büyük oranda etkilenmektedir.

BN'nın çoğunlukla kadınları etkileyen bir rahatsızlık olduğu bilinmektedir. BN üzerine yapılan çalışmalar, bu rahatsızlığı çoğunlukla genç kadınların yaşadığına işaret ediyor. Yetişkinlerin BN nedeniyle profesyonel yardıma başvurma oranları ise daha düşük (4). Bunun nedenlerinden birisi, genç kadınların 'sıfır bedene' atfettikleri önemin yetişkin kadınlar ve erkeklere kıyasla daha fazla olması (5). Medyanın pompaladığı 'sıfır beden' imajı kuşkusuz genç kadınları daha çok etkiliyor. Ancak 'zayıf olmanın' kültürel olarak bir başarı ve güzellik ölçütü olarak öne sürülmesi nedeniyle, bu durum yetişkin kadınların da vücut biçimine dayalı bir benlik algısı ve yeme bozukluğu geliştirmelerine neden olabiliyor. BN yaşayan yetişkin kadınlar hakkında bildiklerimizin gençlere kıyasla daha az olmasının bir diğer nedeni ise, BN'nın doğasında bulunan 'gizlilik' hali (6). Tıkınırcasına yeme atakları ve ardından gelen ödünleyici davranışların çoğunlukla gizlice yürütülmesi, kişinin bu davranışları yakınlarından saklaması, rahatsızlık ciddi bir sağlık problemiyle sonuçlanmadığı sürece ya da kişi bulimik davranışlarını yakınlarından saklayamaz hale gelmediği sürece kişinin çoğunlukla profesyonel yardım için başvurmamasıyla sonuçlanıyor. Profesyonel yardıma başvurma oranı zaten genel olarak ev kadınları arasında daha nadir. Dolayısıyla, ev kadınları ve BN hakkında bilinenler genelde tek tük vaka örneklerine dayanıyor (2, 7). Bu yazıda da BN yaşayan iki ev kadınının öyküsüne yer verilecektir.

Hatice 48 yaşında ve ilkokul mezunu, Songül ise 53 yaşında ve ortaokul terkti. Genç yaşta evlenmişler ve bütün hayatlarını ev işlerine ve çocuklarına adamışlardı. Çocuklar evde oldukları sürece onların dertleriyle meşgul olmaktan kendi evliliklerindeki sıkıntıları görmezden gelmeye devam edebilirlerdi. Fakat çocuklar büyümüş ve evden ayrılma çağına gelmişlerdi. Evin her daim temiz olması ve mutfakta sergiledikleri beceriler kendilerini biraz olsun başarılı ve önemli hissetmelerini sağlıyordu. Bu yüzden komşularla yapılan gün toplantıları, akraba ziyaretleri ve bayramlar onlar için çok önemliydi. Ama geriye kalan zamanlarda kendileriyle ve evliliklerindeki sorunlar nedeniyle hissettikleri mutsuzlukla baş başaydılar.

Zayıf olmanın bir güzellik ölçütü olarak empoze edilmesi, yeme bozukluğu geliştirilmesinde bilinen en önemli etkendir (4). 'İdeal vücut' algısının medya, sosyal çevre ve aile içerisinde pompalanması, kilo vermenin övülürken, kilo almanın bir eleştiri nedeni olması, bunun sosyal ortamlarda konuşulan en önemli konulardan biri olup, adeta 'merhaba'dan sonra söylenen ilk söz haline gelmesi (kilo vermişsin/almışsın), kişinin hayatındaki bir çok diğer konunun (uğraştığı ya da başardığı bir çok şeyin) konuşulmaya bile değer görülmemesi ve sayılabilecek daha bir çok örnek, bu konunun günümüzde insanların gündemini ne denli meşgul ettiğini gösteriyor. İdeal vücut yapısına sahip olmak, cinsiyet, yaş, eğitim durumu ve ekonomik durum gözetmeksizin bir çok kişinin içselleştirdiği, diğer insanlarla ilişki kurma tarzına, kendisini ve diğer insanları değerlendirme biçimine sirayet etmiş durumda. Bir çok insan aslında bu idealin gerçekçi olmadığını bilir. Fakat yine de beden yapısından memnun değildir. Bunun nedeni, zayıf olmanın sadece 'güzel olmak' anlamına gelmemesi, aynı zamanda bir sosyal statü, irade sahibi olma ve başarılı olmayı sembolize ediyor olmasıdır. Zayıf olan kadın aynı zamanda ruhsal açıdan dengeli ve sağlıklı olarak algılanmakta, kendilik değeri (öz saygısı) yüksek olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla, toplumsal olarak güzellik algısı, zayıf olmaya yüklenen anlamlarla birlikte şekillenmekte ve bu özelliklere sahip bir kadını toplumdaki diğer kadınlardan daha üst bir statüye taşımaktadır (5). Vücut yapısından memnun olmayan ve bu nedenle çevresinden eleştiri alan kadınlar ise, beğenilmediklerini, başarılı olamadıklarını ve kabul görmediklerini düşünmektedirler. Bu durum zaman zaman eşler arasında yaşanan problemlerle iç içe geçebilmekte ve kadın, evliliğinde yaşanan problemler için kendisini (yeteri kadar güzel olmayışını) sorumlu tutabilmektedir. Eşlerin birbirlerinden duygusal olarak uzak olmaları ve birbirlerini desteklemekten yoksun olmaları, bu problemlerin başında gelmektedir. Bunun yanı sıra, erkeğin, kadının öz saygısını tehdit eden davranışlarda bulunması; örneğin onu beğenmediğini, çirkin ya da yaşlı bulduğunu ima etmesi, onu başkalarıyla kıyaslaması, hatta aldatması ve bu davranışından ötürü eşini suçlaması, ona kendisini suçlu hissettirmesi, kadının bu durumla baş etmek için yeme bozukluğu geliştirmesine yol açabilmektedir.

Hatice aynada kendisine bakarken 'adam haklı' diye düşünüyordu. Hafta sonu çocuklarla ailecek bir araya geldiklerinde, laf dönüp dolaşıp eşiyle evlendikleri zamana gelmişti. Eşi, Hatice'nin o yıllarda ne kadar güzel bir kadın olduğunu anlatırken kahkaha atarak şimdiki haliyle kıyaslamıştı. Çocuklar da babalarıyla beraber gülmüşler, hiç kimse Hatice'nin suratının asıldığını fark etmemişti. Hatice akşam bu duruma içerlediğini söylediğinde, eşi 'yalan mı, sen de kendini iyicene saldın' demişti. 'Sen kendini genç kız mı zannediyorsun?', Her üç çocuk büyüten senin gibi salmıyor kendini', 'Hiç kendine bakmıyorsun', 'Bazen eve gelmek bile içimden gelmiyor', 'Seni yanıma yakıştıramıyorum'… Bu sözleri eşinden son zamanlarda çok sık duyar olmuştu. Bu sözler onu çok incitiyordu. Ama 'erkek böyle söylüyorsa kadın hatayı biraz da kendinde aramalı' diye düşündü.

Songül bir süredir meme kanseriyle mücadele ediyordu. Kanseri yenmişti, fakat bir memesini almışlardı. Bu hastalık eşiyle cinsel hayatının bitmesine neden olmuştu. Öncesinde, biraz görev bilinciyle de olsa zaman zaman birlikte oluyorlardı. Ancak tedavi süreci epey uzun sürmüş, bu dönemde eşi kendisinden oldum olası uzaklaşmıştı. Memesinin alınmasını hiç istememişti, ama doktor mecbur olduğunu söylemişti. Artık 'eksik' bir kadın olacaktı. Nitekim korktuğu şey başına gelmişti. Eşi günlerce eve gelmiyordu, eve geldiği zamanlarda da birlikte olmuyorlardı.

Mutsuz bir evlilik her şeye rağmen neden sürdürülür? Kadının kendi ailesine geri dönemeyecek olması ve boşanmış bir kadın olarak toplumda göreceği baskının yanı sıra, 'tek başına bir hayat sürdürmekten duyulan korku', bu kadınların kendilerini giderek daha mutsuz hissettikleri bir ilişkinin içine hapsetmelerine neden olur. BN yaşayan kadınların, bağımlı ve pasif olma ile bağımsızlıklarını kazanma arasında çatışma yaşadıklarından söz edilmektedir (5). Kadın, tek başına bir yaşam sürdürmek için gereken kaynaklara (eğitim, meslek, iş deneyimi, vb) sahip olmadığını düşünmektedir. Bunun aksi yönünde bir durumla karşılaştığında, örneğin birisi kendisine ne kadar becerikli olduğunu ve bu becerisini paraya dönüştürebileceğini hatırlattığında ise mutluluk ve gururdan ziyade kaygı ve korku hissetmektedirler. Bu çatışma, yani kişinin tek başına ayakta kalamayacağını düşündüğü için kendisini mutsuz olduğu bir hayata hapsetmesi, aslında ne denli güçsüz ve çaresiz olduğunu düşünmesiyle sonuçlanmaktadır. Tüm bu sarmalın içerisinde BN bir baş etme aracına dönüşmektedir. Yaşadığı problemleri aktif olarak çözemeyen kişi, hissettiği olumsuz duygulardan bedeniyle zihinsel uğraş içerisinde olarak ve bulimik davranışlar sergileyerek kaçınma yoluna gitmektedir. Böylelikle, boşanmak ve evi terk etmek isteyen fakat bunu yapamayan, gidecek yeri olmadığını düşünen kadın, en azından duygularından ve evliliğindeki problemlerden kaçabilmektedir

Kilolu olduğunu düşünme, kilo verememe ve tıkınırcasına yeme davranışı, BN yaşayan kişilerin öz saygılarını büyük oranda düşürür ve bu kişilerin giderek daha depresif bir ruh halinin içerisine sürüklenmelerine neden olur (5). BN yaşayan kişiler, toplumdan ve çevreden gördükleri 'zayıf ve güzel olma' idealini o kadar içselleştirmişlerdir ki, onlara bu baskıyı yapan hiç kimse olmadığında bile kendileri, kendilerinin en acımasız yargıcıdırlar. Bu kişilerin kendilik değerlendirmeleri, çoğunlukla beden yapıları, ağırlıkları ve yeme davranışını ne denli kontrol edebildikleri üzerinedir. Kontrol edebildikleri sürece mutlu, kontrol edemedikleri zaman mutsuzdurlar. Hayatlarında ters giden bir şey olduğunda bulimik davranışlara sığınmaktadırlar. Tıkınırcasına yeme davranışı, geçici bir süreliğine kişiye mutluluk vermektedir. Kişi bu şekilde kendisine daha çok sıkıntı veren şeyleri düşünmekten bir müddet uzaklaşmış olur. Fakat sonrasında, kişi yemek yeme davranışını kontrol edemediği için daha suçlu ve mutsuz hissedecektir. BN rahatsızlığının devam etmesine bu döngü neden olmaktadır (4). Mutfak, Hatice'nin kendisini başarılı ve önemli hissettiği, adeta kendini var ettiği yerdi. Yemek yapmayı çok seven bir kadındı Hatice. Komşuları onun için 'yapamayacağı yemek yok' derdi. Komşularının bu beğenisinin farkında olsa gerek, haftada en az bir kere masayı donatıp komşularını çağırmaktan büyük keyif alırdı. Herkes onun ne kadar becerikli olduğunu görmeliydi. Ne kadar yetenekli, hamarat bir ev kadını olduğunu herkes bilmeliydi. Yemek yapmayı olduğu kadar yemeyi de severdi Hatice. Fakat son zamanlarda komşuları yemeğe çağırdığında kendisi yemez, bir köşede otururdu. Sürekli konuşurdu, komşularına bir şeyler anlatırdı. Fakat aklı masadaki yemeklerdeydi. Soranlara rejim yaptığını söylüyordu. Rejim yaparken hiç zorlanmadığını, canının bir şey yemek istemediğini, akşamları uzun uzun yürüyüş yaptığını anlatıyordu ballandıra ballandıra. Halbuki gerçek bu değildi. O gün akşam yemeği için yine bir sürü şey hazırlayacaktı. Sonra geç saatlere kadar kocasının eve dönmesini bekleyecekti. Saatler geçtikçe açlığa ve kocasının onu aldatıyor olduğu düşüncesine dayanmak daha zor olacak. En sonunda masadaki yemeklerden yemeye başlayacaktı. Evde tek başına olduğu için nasılsa kimse görmüyordu bu yediklerini. Biraz daha yiyecekti. Bütün günü aç geçirdikten sonra neden bu kadar yemek yediğini düşünerek fena halde suçlu hissedecekti daha sonra.

Fakat daha bunların yaşanmasına saatler vardı. Şimdilik, nasıl diyet yaptığını anlatırken bir yandan komşularını göz ucuyla süzüyordu Hatice. Ona nasıl da imrenerek bakıyorlardı… Bu bakışları gördükçe biraz olsun rahatlamış hissediyordu.

Bulimik davranışların gizlenmesi, BN rahatsızlığının devamlılığının önemli bir parçasıdır: Zaten yalnız olan ya da kendisini yalnız hisseden kişiyi çevresinden daha da fazla izole eder. Kişi bu davranışları nedeniyle diğer insanlarla ilişki kurmak ya da var olan ilişkilerinde yaşanan problemleri çözümlemek yerine insanlardan daha çok uzaklaşır. Bunun yanı sıra, gizlilik aynı zamanda bir 'kabul görme' ve 'güven' problemine işaret etmektedir. Bütün kontrolünü kaybettiği ve bu nedenle kendinden tiksindiği durumları hiç kimseyle paylaşamayan kişi, çevresindeki insanların eğer onun bu halinden haberdar olsalar ona kabul edici ve destekleyici yaklaşmayacaklarını, belki de ondan tiksinmeye başlayacaklarını düşünmektedir (5). Bu durum, kişiye aslında ne kadar sevilmez olduğunu hatırlatmaktadır. Yakınlarına güven duyamayan ve kendisini kabul edici bir ortam içerisinde hissetmeyen kişinin, çevresindekilere karşı içten davranması da pek mümkün değildir. Hatta kimi durumlarda kişi, kendisine dair hissettiği olumsuz duyguları çevresindekilere yansıtmaktadır.

Songül, tıkınırcasına yeme atakları başladığından beri çocuklarından ve komşularından giderek uzaklaşmıştı. Gün içerisinde kendisini sık sık sokağa atıyordu. Yemek yemeyi aklından çıkarabilmek için uzun uzun yürüyor, alışverişe çıkıyordu. Hiç ihtiyaç duymadığı saçma sapan şeyler satın alıyordu ama umurunda değildi. Ne de olsa bu sayede bütün günü aç geçirebiliyordu. Öte yandan çocuklarıyla bir araya geldiğinde tıkınırcasına yemek yemekten kendini alıkoyamıyordu. Çocuklarının dehşet dolu bakışlarla onu seyretmesinden öylesine utanç duyuyordu ki, çocuklarını ziyarete gitmez, onları da eve pek davet etmez olmuştu. Eşi gibi çocuklarının da onu tümüyle terk edeceğinden, elden ayaktan düştüğünde ona bakmayacaklarından endişe duyuyordu. Çocuklarının onu zerre kadar umursamadıklarını düşünüyordu. Neler çektiğinden haberleri bile yoktu.

BN yaşayan kişiler genel olarak sosyal ilişkilerinden daha az destek görmektedirler. Dertlerini paylaşabildikleri, sırlarını açabildikleri, onları oldukları gibi kabul eden, duygusal olarak destekleyen ilişkilerden yoksundurlar (2). Buna ek olarak, tıkınırcasına yeme/kusma döngüsü gibi bulimik davranışları nedeniyle çoğunlukla kendilerinden tiksinme halindedirler. Öz saygısı bu denli kırılgan olan bir kişinin, eş, aile ve sosyal çevresinden benlik saygısına yönelik aldığı tehditlerle etkili bir biçimde başa çıkması oldukça zordur. Bu durum, bulimik davranışların bir baş etme stratejisi olarak sürdürülmesine yol açar. Eşini ve sosyal çevresini kontrol edemeyen kişi, üzerinde en çok kontrol sahibi olduğu şeye, kendi bedenine yönelir ve bedenini kontrol etmeye çalışarak öz saygısını yükseltme uğraşına girer.

Nesneleştirme kuramı, kadının bedeninin kimliğinden (kim olduğundan, kişiliğinden, hayatta neler yaptığından) ayrıştırıldığından söz etmektedir (3). BN, kendilik değerlendirmeleri bedenleri üzerinde kontrol sağlama çabasına hapsolmuş kadınların yaşadıkları rahatsızlıklardan sadece bir tanesidir. Kişinin evliliğinde ve sosyal ilişkilerinde yaşadığı problemlerin ele alınması ve etkili baş etme becerilerini geliştirmeye yönelik çalışmaların yapılması önerilmektedir. Bunun yanı sıra, BN yaşayan ev kadınlarının bağımsız bir hayat sürdürme ile ilgili düşüncelerinin ele alınması ve kaynaklarını güçlendirmeye yönelik adımların atılması da oldukça önemlidir. Ancak, BN yaşayan kadınları asıl özgürleştirecek olan şey, kuşkusuz, kadının değerini beden yapısına göre tanımlayan toplumsal bakış açısı ile mücadele etmek olacaktır.

Öznur Öncül