Türkiye'de Annelik Kurgusu ve Kadınların Konumuna Feminist Bir Bakış


Ülkemiz anneliğe aşırı anlam yükleyen ve onu en çok yücelten ülkelerden biri. Bunda şüphesiz ki gelişmiş ülkelere nazaran daha az kırılmış ataerkil sistemin payı büyük. Bu sistemin kendi varlığını ve gücünü sürdürürken ebeveynlik gibi kritik ve hassas konuları doğrudan olumsuz etkilediğini Türkiye kültüründe fazlasıyla görmekteyiz. Nasıl ki cinsiyetlerin birer kültürel inşa olduğu fikri ve bu çerçevede dönen tartışmalar gündelik pratiklerimizi etkilemede hala cılızsa, ne yazık ki ebeveynliğin biyolojik bir olgu mu yoksa kültürel bir inşa mı olduğu üzerine yapılan tartışmaların hayatımıza etkisi de o derece zayıf. Kadınlığı doğrudan etkileyen bu ve benzeri konular üzerine yapılan tartışmalar toplumumuzda kadının konumunda bir iyileşme sağlamak için hala yetersiz ve yalnız kalıyor. Dolayısıyla ebeveynlik dendiğinde de akla ilk anneliğin gelmesinin yanı sıra, bu konumun "kutsallığı" ve bununla ilişkili olarak "cennetin annelerin ayakları altına serildiği" fikrinin önüne geçildiğini hala söyleyemiyoruz ve belli ki uzun bir süre daha söyleyemeyeceğiz.

Öte yandan ülkemizde giderek artan erkek şiddetine karşı artık erkekliğin sorgulanması gerektiği fikri akademik çalışmaların da desteğiyle az da olsa gün yüzüne çıktı. Benzer bir şekilde şiddet uygulamaktan çekinmeyen geleneksel babalığın form değiştirdiği gözle görülür derecede açık. Ancak bu gelişmelerin kadınların konumu üzerindeki etkisine baktığımızda, söylemlerde ve gündelik yaşamda kadının "narinliği", ne giydiği ve orada/o saatte ne işi olduğu hala tartışmalara konu olabiliyor. Veya annelerin içgüdüsel bir şekilde çocuğa daha yakın oldukları fikri, çocuk bakımında birincil rol oynamaları gerektiği ve normlara uymadıkları takdirde "cani" olarak yaftalanmaları devam ediyor. Yani kadınların toplumdaki konumunu olumlu etkileyeceği düşünülebilecek erkeklik üzerine her eleştirel yaklaşım veya değişim maalesef kadınlar hakkındaki muhafazakâr görüşleri kırmada henüz yeterli olmuyor. Bu durumun şaşırtıcı olduğunu söyleyemeyiz elbette. Toplumlardaki erkeklik ve babalık rolleri ve bu roller üzerindeki sorgulamalar, kadınların konumunda bir iyileşme sağlamadan, erkeklerin üstün konumunu tehdit etmeyecek bir şekilde ilerliyor, ilerletiliyor.

Ülkemiz açısından tamamen olumsuz bir tablo çizmek de haksızlık olur. Özellikle feminist hareketlere. Bu ayrımı eleştiren ve yavaş da olsa olumlu ilerlemeler sağlayan grupların başında elbette ki feministler geliyor. Anneliğin kutsallığını sorgulayan, geleneksel ve cefakâr anneliğin kadınları her alanda ezen rolüne dikkat çeken ve anneliğin doğal bir ihtiyaç olduğu yönündeki kültürel inşaya vurgu yapıp bunu yıkmaya çalışan feminist harekete bu anlamda çok şey borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ne var ki annelik belli bir süre tartışılıp sonra rafa kaldırılabilecek bir konu değil. Özellikle egemen bir annelik modelinin yanı sıra farklı anneliklerin olduğu göz önünde tutulduğunda, tartışmalar da oldukça derin, çeşitli, kompleks ve çoğu zaman birbirine karşıt bir hal alıyor. Ben bu yazıda birbiriyle ilişkili olan ve ataerkil sistemde normatif değer taşıyan iki argüman üzerinden kurulabilecek iki temel soru üzerinden gideceğim: (1) Neden anneliğin genetik bir bağ gerektirdiği düşünülür, ve (2) neden her kadının anne olması gerektiği onlara dayatılır? Bu soruları feminist bir yaklaşımla, hem literatürden hem de günümüz Türkiye'sinin mevcut durumu üzerinden düşünmeye çalışacağım. Bu tartışmayı yaparken elbette ki benim için annelik ne salt bir genetik bağa işaret ediyor, ne de her kadın anne olmak zorunda. Ancak ne var ki sistem tarafından kadınlara dayatılan ve kültürel beslenmeyle kadınların içselleştirdiği şey bunun tam tersi ve bu yüzden annelik bazen içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Bir çocuğa en iyi bakacak kişi onu doğuran kişi midir? Bu soruyu sorduğumuzda şüphesiz ki asıl değerli olanın çocuğu büyüten kişi olduğuna yönelik pek çok fikir paylaşımı olacaktır. Ama pek çok farklı annelik formundan bahsedebileceğimiz reddedilmezken, toplumlara ve kültürlere hâkim olan egemen bir annelik algısından bahsetmek de kaçınılmaz olur. Bu egemen algıya göre ise en "iyi" kadın, en "iyi" annedir ve bu en "iyi" anne de çocuğunu hem doğuran hem de kültürel değerler dâhilinde sağlıklı bir şekilde yetiştiren annedir. Dolayısıyla aynı algı bunu başaramayan veya reddeden anneleri sistem dışına atmakta ve ne yazık ki çeşitli yaptırımlara maruz bırakmaktadır.

Bu demek değil ki biyolojik anneliği tamamen reddetmek bütün kadınlar için bir özgürleşme sağlayacaktır. Öyle ki feminist tarih içerisinde de biyolojik annelikten uzaklaşmamayı savunan feminist teorisyenler önemli fikirler sunmaktadır. Tabi ki yine kadın özgürleşmesi çerçevesinde ve geleneksel anneliğe karşıt argümanlarla. Özellikle radikal feministlerin annelik ile ilgili tartışmaları içerisinde anneliğe farklı yaklaşımların olduğunu görmek, bahsedildiği gibi annelik hakkında tek bir algıdan veya modelden bahsedemeyeceğimiz gerçeğine göz kırpar. Biyolojik anneliği destekleyen fikirler sunan feministler gibi biyolojik anneliğe karşıt iddialar üreten feministler de feminizmin ikinci dalgası olarak ele alınan 1960 sonrası yıllara damgasını vurmuştur.

Biyolojik anneliği destekleyen en önemli isimlerden biri Adrienne Rich olmuştur. Asıl sorunu kadınların çocuk doğurup yetiştirmeye mahkûm edilmesinde değil, ataerkil sistemin tüm bu annelik sürecini tamamıyla ele geçirip kontrol altında tutmasında görür. Yani kadınları toplumsal hayattan neredeyse tamamen soyutlayan asıl sorun çocuk sahibi olmak değil, bu sürecin erkek bakış açısına ve ideolojisine sahip iktidar mekanizmasıyla yönetilmesidir. Örneğin kadın ebelerin yerine erkek jinekologların geçmesidir asıl sorun; hamileyken nasıl davranılması gerektiğinin erkek doktorlar tarafından söylenmesidir; ne hissetmeleri gerektiğinin sistem tarafından dayatılmasıdır; ya da ne zaman seks yapmaları gerektiğinin bile programlanması ve böylelikle tüm bu süreçte kadınların kendinden yabancılaşmasının sağlanmasıdır. Rich'e göre kadınlar tüm bu süreci kendi kontrolleri altına alabilseler biyolojik anneliği reddetmek yerine bunu daha farklı bir bağlamda gerçekleştirebilirler.

Ann Oakley ve Shulamith Firestone gibi isimler ise biyolojik anneliği reddeden radikal feminist kadınlar olarak ön plana çıkar. Anneliği bir mit olarak ele alan Oakley, anneliğin üçlü bir inanç sistemine dayandırıldığını söyleyerek bu sistemi sorgular. Ona göre bu inanç sistemiyle topluma bütün kadınların illa ki anne olması gerektiği, bütün annelerin illa ki çocuk sahibi olmaya ihtiyacı olduğu ve bütün çocukların da illa ki annelerine gereksinim duyduğu fikri dayatılır. Bu mitin yıkılması gerektiğini savunan Oakley anne olma içgüdüsünün kültürel olarak teşvik edildiğine, anne olma kabiliyetinin ise öğrenildiğine dikkat çeker. Benzer şekilde Firestone da kadınların, anneliği kendi varlık nedenleri olarak görmelerini dayatan bir toplumsallaşmaya dâhil edildiklerini belirtir. Bu önemli bir politik dayatmadır çünkü bu kader ve görev duygusu olarak dayatılmadığı sürece çocuk yapma acısı ve yetiştirme yükü hiçbir kadın tarafından tercih edilmeyecek bir duruma gelebilir. Bu feminist isimler için çare, erkeğe ihtiyaç duyulan bir biyolojik yeniden üretimi reddetmekten geçer.

Her iki bakış açısının ortaklaştığı nokta elbette ki asıl sorunun feminizmin temel savlarından biri de olan ataerkil sistemin kadınları ezmesinden ve ikincil konuma itmesinden geldiği fikridir. Sosyalist feminist Jaggar'ın analizlerinde vurguladığı gibi her türlü ideolojik aygıtla kadınlara dayatılan bu konum kadınların sistem içerisinde kendilerine yabancılaşmalarını da beraberinde getirmektedir. Ataerkil ve kapitalist sistemin karşılıklı ilişkilerini yeniden kavramsallaştıran ve bu ikisinin ne birbirinden ayrı ne de birbirinin aynısı olduğunu savunan birleşik sistem teorisi üzerine çalışan Jaggar, her kadının özel bir cinsellikle temellenmiş şekilde bir kişi olarak bütünlüğünü korumak zorunda olduğu ve bütün bu süreçlerden ve insanlardan yabancılaştığı vurgusunu yapar. İşçinin kapitalist sistemde yabancılaştığı yönündeki Marksist analizi kadınlar bahsine uyarlayan Jaggar, kadınların ataerkil kapitalist sistem içerisinde cinsellikten, annelikten, yeniden üretimden ve en sonunda da kendilerinden yabancılaştığını belirtir.

Annelik üzerine feminist literatürdeki bu tür tartışmalar çeşitlendirilebilir. Temelde kadının kendi iradesi ve isteği dışında ona dayatılan ve bu şekilde ilerletilen bir sistemde norm haline getirilmiş egemen anneliğin haliyle bir mitten ibaret olduğu, bütün bu tartışmaların dolaylı ya da dolaysız bir sonucunu sunar bize. Günümüzde de devam eden egemen annelik algısının muhalif kesimler tarafından bir mit olarak ele alınmasının haklılığını destekleyen en büyük gerçeklerden biri ise şüphesiz ki tarihsel süreç içerisinde anneliğe yüklenen anlamların birbirinden farklılaşmasıdır. Öyle ki anneliğin günümüzdeki kutsal değerinin tam zıttı bir dönemden de söz edilmektedir. Badinter'in annelik üzerine olan kapsamlı çalışmasında vurguladığı bu dönem 1700'lü yılların ikinci yarısına denk düşen büyük zihniyet değişikliğiyle son bulmuştur. Öncesinde anne olmak gereksiz, annelik rolleri sıradan, çocuk ise değersizdi. Yani günümüzde hala süregiden annelik efsanesi henüz yaratılmadığı gibi tam tersi bir algı mevcuttu.

Annelik rollerinin ve annelik algısının tarihsel değişiminin yanı sıra mekânsal değişimini de göz ardı etmemek gerekir. Aynı tarihsel dönemde hüküm süren farklı annelik kurgularından bahsedebileceğimiz gibi, bu farklı kurguların özellikle kültürel çeşitliliğin etkisiyle anlam kazandığını da söyleyebiliriz. Öte yandan bu tarz farklılıkların ve değişimlerin her zaman Badinter'in örneğindeki gibi keskin ve zıt bir konuma evrilmeye işaret etmediğini vurgulamak gerekir. Örneğin ülkemize baktığımızda geleneksel annelik rollerinin bazı modern değişimler yaşadığını belirtmek elbette ki mümkün. Ancak bu modern değişimlerin gelenekseli ortadan kaldıramadığını unutmamak gerekir. Burada Akşit-Vural'ın yazısında anneliği hem geleneksel hem yeni olarak tanımladığını ve bunun nasıl bir arada olabildiğine yönelik sürdürdüğü tartışmayı hatırlayabiliriz. Akşit-Vural, özellikle on dokuzuncu yüzyılla birlikte, gelenekselle yeniyi birleştiren bir düşünce teknolojisinin annelik algısı için geçerli olduğunu söyler. Bu teknoloji bir yandan annelik için yeni bir şey önerir, bir yandan da eskiye referans vermekten geri kalmaz. Dolayısıyla bu "kısmen yeni" annelik için melez bir formdan bahsedilebilir. Bu melezlikte eskinin işin içinde olduğu kısım ne yazık ki hala "kutsal" annelikte yatmakta ve eski yeniye göre hala daha ağır basmaktadır.

Annelikteki bu değişe(meye)n algı, literatürde daha çok babalık üzerine yapılan çalışmalarda karşımıza çıkan kültür/icra ikilisinin uyuşmazlığı meselesine de uyarlanabilir. 1950'lerden beridir Batı Avrupa'da ve Amerika'da tartışılan "yeni babalık" kavramı babalık rollerindeki değişimleri imler. Ancak babalık kültürü ve babalık icrası diye iki ayrı kavram vardır ki birinin diğerine hiçbir zaman yetişemediği savunulur. Yani asıl değişim babalık kültüründedir ama iş icraata gelince yine geleneksel rollerin etkisi kaçınılmaz olur. Örneğin Türkiye toplumunda da artık babalık ile ilgili algı, onun çocuğuyla daha çok vakit geçirmesi ve ona şiddet uygulamaması gerektiği üzerinedir ve bu algı yaygınlaşmıştır. Ama pratiğe odaklanan çalışmalara baktığımızda babalık icrasının bu fikrin gerisinden geldiği, yine bir şekilde baba-çocuk ilişkisine otoritenin hâkim olduğu, algılardaki bu değişimin tam olarak gündelik hayata geçirilemediği görülür. Literatürde kullanılan tabirle teori ile pratik arasındaki bu uyuşmazlığın annelik için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Hayatlarındaki tek amacı çocuklar olan ve benliklerini tamamen çocuğa ve aileye adamasından dolayı yaşamlarını sadece ev içinde ve ev hayatının kamusal yansımalarının gerektirdiği sınırlı mekânlarda geçiren bir annelik formunun değişmesi gerektiğine yönelik bir algının varlığından bahsetmek belki artık mümkün hale gelmiştir. Ancak pratiğe baktığımızda bu değişimin kalıcı etkilerini her alanda görebilmek kolay bir kazanım olmayacaktır.

Anneliğe yüklenen bu aşırı değer ve kadınların kendilerini sadece annelik üzerinden kurmaya zorlanmaları hem kadınlar hem de çocuklar için kaçınılmaz etkiler yaratmaktadır. Anneliğin kadınların en büyük ve kutsal görevi olduğunun norm haline geldiği bir kültürde, çocuğuyla sürekli çatışmalar içerisinde olan bir annenin kabul edilebilirliğinden bahsetmek otomatik olarak zorlaşır. Çocuğuyla anlaşamayan, çocuğuna söz geçiremeyen, çocuğu toplumda kabul görmeyen davranışlar sergileyen, "hayırlı evlat" yetiştiremeyen anneler bu gibi durumlarda Bilge Selçuk'un belirttiği gibi anneliği sürekli bir suçluluk duygusuyla yaşar. Bu suçluluk duygusunun en büyük sebebi anneliğin aşırı yüceltilmesi ve ona olmadığı ve olamayacağı kadar ululuk yüklenmesidir. Bu aşırı anlam ve değer yüklemenin çocuk üzerindeki etkisi ise çoğu zaman çocukların uzun seneler boyunca kendi benliklerini kuramamalarıyla sonuçlanmaktadır. Çünkü annelik rollerine yüklenen "kutsal" değerler, bu rolleri gerçekleştirme çabasına giren annelerin çocuklarına yönelik aşırı müdahaleciliğiyle sonuçlanabilmekte ve bu da günümüzde "helikopter annelik" (helicopter mothering) tartışmalarını gün yüzüne çıkarmaktadır. Anneliğe yüklenen aşırı değer çocuğun değeriyle ve ataerkil sistemin getirdiği ebeveyn otoriterliğiyle birleştiğinde çocukları hakkındaki bütün kararları kendisi veren, çocukla ilgili her şeyi kendi yönlendiren, fedakârlıkta sınır tanımayan ama kontrolü de bırakmayan, aşırı müdahaleci ve çocuğun yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin bu müdahaleden vazgeçmeyen, deyim yerindeyse çocuğun başında dört dönen bir annelik örneği yaygınlaşmaktadır. Bu durum da sosyal hayatlarında hem anneler hem de çocuklar için pek çok sorunu beraberinde getirebilmektedir.

Bu anlamda Betty Friedan'ın feminizmin ikinci dalgasını tetikleyen önemli araştırmasında ulaştığı sonucun bir tesadüf olmadığını söyleyebiliriz. Friedan, 1963 tarihli Kadınlığın Gizemi (Feminine Mystic) adlı kitabı için Amerika'da banliyölerde yaşayan, iyi gelirli bir kocaya ve sağlıklı çocuklara sahip, ideal bir eş ve anne oldukları düşünülen ev kadınlarıyla yaptığı görüşmelerde hemen hemen bütün kadınların antidepresan kullandığını keşfetmişti. Bunun en büyük sebebi mutlu bir aileye sahip olmanın ve iyi anneliğin kadınlar için asla yeterli olamayacağıydı. Bu sebepledir ki Friedan, adı konmamış bir sorundan mustarip dediği bu kadınlar için çareyi onları evden dışarıya çıkarmakta ve iş hayatına dâhil etmekte bulur. Friedan her ne kadar kadınların iş hayatına girmesi gerektiğini savunurken erkeklerin de ev hayatına dâhil olması gerektiğine yönelik bir vurgu yapmadığı için eleştirilse de, analizlerindeki kritik nokta iyi bir anne ve iyi bir eş olmanın kadınlar için en değerli şey olduğu fikrinin aksine bu mertebeye erişme çabasının kadınlar için ağır psikolojik sorunlar yaratabileceğiydi. Yani basitçe söylemek gerekirse zengin koca ve sağlıklı çocuklar öyle görünüyordu ki sadece teoride mutlu bir kadın imgesi yaratıyordu. Pratikte ise durum tam tersiydi.

Friedan'ın bu bulgusunu ne yazık ki sadece Amerika'da banliyölerde yaşayan yüksek gelirli ailelerdeki annelerle sınırlı tutamıyoruz. Uzun yıllardan beri süregelen ve günümüzde de hafif kırılmalarla da olsa devam eden bu yüceltilen annelik miti, sınıf, din, ırk ve benzeri dinamiklerden bağımsız olarak bütün çocuk sahibi kadınları içine alan bir güce sahip maalesef. Elbette ki kurgulanan annelik rolleri farklı kesişimselliklerle ele alındığında pek çok noktada birbirinden ayrışmaktadır. Örneğin bir işçi sınıfı anneliği ile burjuvazi anneliğinin aynı olduğundan bahsedemeyiz. Ancak aynı mitin farklı mantıksallaştırma araçlarıyla veya altının farklı değerlerle doldurulmasıyla bütün kadınlar için işlediğini ve bu diğer etkenlerin kadınların sadece aynı mitten etkilenme boyutlarını değiştirdiğini söylemek mümkün.

Son olarak şu soruyu sorabiliriz: Bu annelik mitinin reddi bize ne sağlar? İdeolojik olarak anneliği reddetmek ne derece mümkün? Sistem o kadar güçlü ki anne olmayı reddetmek aslında basit ve olağan bir tercih olabilecekken güçlü bir politik duruş olarak beliriyor. Çünkü sistem tarafından dayatılana bir karşı geliş söz konusu oluyor ve bu tercih devrimsel bir hareket değeri kazanıyor. Aslında bu sadece anne olmayı reddedenler için değil, çocuğunu öyle ya da böyle normatif roller ve değerler dışında yetiştirenler için de böyle. İdeolojik red ile kastım bu. Egemen sistemin diliyle "öteki anneler". Aslında yeni, muhalif ve özgürleştirici bir annelik modeli. Helikopter anneliği ve büyüyemeyen çocuğu değil, her yere özgürce uçabilen ve uçtukça olgunlaşabilen birbirine bağlı anne-çocuğu savunan bir model.

Ama ne yazık ki yine pratiğin teoriye ulaşamadığı bir örnek olarak yorumlamaya açık duruyor bu model karşımızda. Friedan'ın görüştüğü kadınlardan biri görüşme esnasında şöyle bir cümle kurmuş: "Hamile olduğum ya da çocuklar küçük olduğu sürece nihayet birisiyim, bir anneyim. Ama sonra çocuklar büyüyorlar ve ben ortada kalıyorum. Sürekli çocuk doğuramam ki…" Kadınların kimliğini çocukları üzerinden kurması dikte edilen bir sistemde çocuksuz veya çocuğu büyüyüp ele güne karışmış kadınların bir yoksunluk hissiyle yaşamaları maalesef hala olağan ve kaçınılmaz bir şeymiş gibi duruyor karşımızda. Yüzyıllar önce anne olmuş kadınlara acımayı öğreten sistem, şimdi çocuk sahibi ol(a)mayanlara acımayı öğretirken ileride yine bir şeylerin değişebileceğine işaret ediyor etmesine ama 'çocuğun varlığı üzerinden değerlendirilmeyen bir kadınlık konumuna sahip olmak neden mümkün olmasın?' sorusunu sormayı da unutturuyor insana. Hâlbuki bu soru üzerine düşünüp kafa yormaktan başka çaremiz yok. Sadece kadınlar için değil, herkes için.

Atilla Barutçu